Fetvayı Değiştirdiler
Gerekçeyi Gizliyorlar
İlginç zamanlardan geçiyoruz.
Bir tarafta “caiz değil” diye tepinip, İsmailağa’yı fıkhı çiğnemekle suçlayanlar…
Diğer tarafta aynı kişiler, birkaç telefon, biraz rüzgâr, biraz kulis baskısıyla birdenbire “caiz oldu” dönüşü yapanlar.
Dümeni kıranlar belli
Ama asıl dikkat çeken şey, bu dönüşün gerekçesinin gizlenmesi.
Niye gizleniyor?
Cevabı basit: Gerekçe ortaya çıksa, “biz düzeltince caiz oldu” masalı çökecek.
Ne oldu bi bakalım;
Önce: “Bu akit fasittir, asla caiz değildir.” dediler
Sonra: “İsmailağa yanlış fetva veriyor” imaları.
Bir süre sonra: “Düzenleme yapıldı, artık caizdir.”
Kâğıt üzerinde bir ilerleme var gibi görünüyor değil mi?
Halbuki işin gerçeği şu: Baskı sonucu fetva değişti. İsmailağa’nın ilk günden durduğu noktaya gelindi. Ama tüm bunlar anlaşılmasın diye bir perde tezgahlandı.
Çünkü;
Akit hâlâ aynı akit.
Fesad hâlâ aynı fesad.
Aslî problem yerinden milim oynamış değil.
Fark ne o halde? Ne değişti?
İsmailağa’nın açıkça söylediği “hacet” gerekçesi kasten telaffuz edilmiyor. Direkt “caiz oldu” deniyor ve gerekçe saklanıyor. Olan bu…
Niye?
Çünkü gerekçe zikredildiği anda şu ortaya çıkacak: Geldiğiniz yer, İsmailağa’nın ilk günden durduğu noktadır. Hacet üzere ruhsat… Hepsi bu.
Şimdi soruyorum:
Eğer bugün açıkladığınız fetva, İsmailağa’nın fetvasından farklıysa…
Eğer gerçekten “aslen caiz” hâline gelmiş bir yapıdan söz ediyorsanız…
Eğer işin fıkhî zemini değiştiyse…
NEDİR BU YENİ GEREKÇE?
Hangi illet değişti?
Hangi fasad kalktı?
Hangi unsur kökten düzeldi de “aslen caiz olmayan” bir muamele birdenbire “normal şartlarda caiz” oluverdi?
Buyurun. Açıklayın. Tek bir gerekçe söyleyin.
Söyleyemezsiniz. Çünkü yok.
Evet, bazı tali düzenlemeler yapılmış olabilir. Bazı teknik maddeler revize edilmiştir. Tamam, bunlar güzel şeyler.
Ama akdin mahiyetini bozan asli fesad, Hanefî fıkhına göre sonucu belirleyen fesadın ta kendisi, hâlâ yerli yerindedir.
Dolayısıyla hüküm değişmemiştir:
Akit aslen câiz değildir.
Cevaz hâlâ sadece hacete dayanmaktadır.
Hacet bittiği anda fetva da biter.
İhtiyacı olmayanın da bu evi alması caiz değildir.
Bunu bilen biliyor. Onlar da biliyor. O yüzden gerekçeyi gizliyorlar.
Bugün kamuoyuna pompalanan “her şey düzeldi, fetva çözüldü, mesele halloldu” algısının şişkinliği işte bu sis perdesidir.
Sis dağılınca herkes görecek:
Dün eleştirdikleri noktaya bugün geri dönmüşler; tek fark, bunu bi takım ayak oyunlarıyla yapmalarıdır.
Bunun adı fıkıh değildir. Bunun adı ilmî tavır hiç değil.
Bunun adı dümen tutmaktır.
Kır atın yanında duranlar, kır atın huyundan mı kapıyor, yoksa tüyünden mi, orasını bilemem… ama ortada kapılan bir şey olduğu kesin.
*
*
*
MESELEYE DAİR İKİNCİ YAZI:
Yemin Etmenize Gerek Yoktu;
Şu Soruyu Cevaplasanız Yeter
“İhtiyacı olmayan birisi, TOKİ’nin bu revizyonlu hâlinden ev alabilir mi?”
Eğer cevabınız hayır, alamaz ise mesele zaten hacet/zaruret kaydıyla fetvaya bağlanmış demektir.
Bu da İsmailağa’nın söylediğini aynen doğrular:
Aslî hüküm caiz değildir; sadece ihtiyaç sahibine ruhsat verilmiştir.
Eğer cevabınız evet, ihtiyacı olmayan da alabilir ise, o zaman şu gerçeği açıkça ifade etmeniz gerekir:
Demek ki fesad tamamen ortadan kalkmıştır.
Hüküm artık normal şartlara dönmüştür, caizdir.
Sonuçta mesele şuna dayanıyor:
Hacet mi var, yoksa fesat mı kalktı?
Hangisini savunuyorsunuz, bunu açıkça söyleyin.
Revizyonun fetvaya doğrudan bir etkisi yoktur; tartışılan şey revizyon değil, akdin mahiyetidir.
*
*
*
MESELEYE DAİR ÜÇÜNCÜ YAZI:
Kovacidede Vakfi: Dini Meseleleri Danisma Hatti
444 29 89
Bu hattı arayıp sorabilirsiniz…
Soru çok açık ve net!
“İhtiyacı olmayan birisi, TOKİ’nin bu revizyonlu hâlinden ev alabilir mi?”
Eğer cevabınız hayır, alamaz ise mesele zaten hacet/zaruret kaydıyla fetvaya bağlanmış demektir.
Bu da İsmailağa’nın söylediğini aynen doğrular:
Aslî hüküm caiz değildir; sadece ihtiyaç sahibine ruhsat verilmiştir.
Eğer cevabınız evet, ihtiyacı olmayan da alabilir ise, o zaman şu gerçeği açıkça ifade etmeniz gerekir:
Demek ki fesad tamamen ortadan kalkmıştır.
Hüküm artık normal şartlara dönmüştür, caizdir.
Sonuçta mesele şuna dayanıyor:
Hacet mi var, yoksa fesat mı kalktı?
Hangisini savunuyorsunuz, bunu açıkça söyleyin.
Revizyonun fetvaya doğrudan bir etkisi yoktur; tartışılan şey revizyon değil, akdin mahiyetidir.
*
*
*
MESELEYE DAİR DÖRDÜNCÜ YAZI:
Cübbeli hâlâ “kabirde cima” iftirasına devam ederken…
Şura Fıkıh Heyeti hâlâ susuyor.
Cübbeli Ahmed, yıllardır tekrar ettiği “Peygamberler ve Evliyalar kabirde cima eder” iftirasını dün de ısrarla savunmaya devam etti.
Bu sözün hiçbir sahih kaynağı olmadığı, bunun Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) açık bir iftira olduğu defalarca ortaya konmasına rağmen Cübbeli bu iddiasında ısrar ediyor.
Üstelik bu iftirayı
“Ben ayet ve hadisten delilli konuşuyorum”
diyerek meşrulaştırmaya çalışıyor.
Sonra da kalkıp bu iftiraya reddiye yapan bizleri
“echelü men fil arz”
(yeryüzünün en cahili) diye yaftalıyor.
Peki bu kadar ağır bir itham karşısında gerçek din âlimleri nerede?
Kaç yıldır Cübbelinin yanında olup da dînî hassasiyet refleksleri alınmış gibi duran Şura’nın fıkıh hocaları – Hüsameddin Vanlıoğlu, Fatih Kalender, Abdulhamid Türkeri ve Ahmet Polat – kendi ayaklarına basıldığında nasıl konuşuyorlarsa, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şerefine dokunan bu iftirada neden susuyorlar?
Fetvalarına yapılan eleştirilerde açıklama üstüne açıklama yapan, hatta zaman zaman hakarete başvuran kurum sözcüsü; Peygamber Efendimize yöneltilen bu iftirada neden tek kelime etmiyor?
Türkiye günlerce “kabirde cima” iddiasını konuştu.
Uyarılar yapıldı, deliller ortaya kondu.
Ama Şura’dan hâlâ ses yok.
Cübbeli ise hâlâ aynı yalanı söylüyor.
O hâlde soralım:
TOKİ fetvası mı daha önemlidir, yoksa Hazreti Peygamber’e atılan bu iftira mı?
İlgili bölümü aşağıya bırakıyorum.
Tamamını alıntı yapılan videodan izleyebilirsiniz.
Şura büyük ihtimalle yine sessiz kalacak.
Madem öyle, soruyu doğrudan kendilerine yöneltin:
Şura Kovacıdede Vakfı
Dini Meseleleri Danışma Hattı
444 29 89
Soru net:
“Peygamberlere –özellikle Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem)– kabirde cima isnad eden sözün hükmü nedir?
Bu iftiraya sessiz kalan ulemanın dindeki yeri nedir?”
Belki böylece konuşmak zorunda kalırlar.