- Birelvî–Diyobendî ihtilafı:
- İddianın kökeni:
- Birelvî’lere Göre Peygamberler Kabirde Dünya Hayatına Devam Ederler
- “Kabirde Eşlerle münasebet” İddiasının Gerekçesi
- Birelvîlerin Diyobendi’lere Bakışı
- Diyobendîlere göre Peygamberimiz’in Kabir Hayatı
- Diyobendîlerin, Birelvîlerin Delillerini Tenkidi:
- Kabirde cima/“şeb-bâşî” İddiasının Reddi
- Diyobendîlerin Birelvîlere Bakışı
- Tartışmanın Seyri: Tarihsel Süreç, Eserler ve Reddiyeler
- Kabirde Cinsi Münasebet İddiası Neden Önemli
Birelvî–Diyobendî ihtilafı:
“Peygamberlerin Vefatından Sonra Eşleriyle Cinsi münasebet kurduğu” iddiası
Tarihsel Arka Plan ve Tartışmanın Kökeni
Birelvîlik (Barelvilik) ve Diyobendîlik, 19. yüzyıl sonlarında Hint alt kıtasında genelde sünnîlik özelde de sünni tasavvuf içinde ortaya çıkmış ekollerdir. Diyobendîlik, 1867’de Hindistan’daki Diyobend Medresesi çevresinde oluşmuş, tasavvufu Şeriat hududunda tutma ve “bid’at” gördükleri uygulamalara karşı çıkma gayesi güderler.
Birelvîlik Ahmed Rızâ Han Birelvî (1856-1921) önderliğinde, Peygamber sevgisi vurgusunu merkeze alan bu yönde bazı aşırılıklara imza atmış bir harekettir. Ahmed Rızâ, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) niteliklerini ve manevî tasarruflarını yüceltme hususunda son derece mübalağa yapardı; bu nedenle Diyobendî alimlerinin bazı ifadelerini saygısızlık hatta küfür sayarak onları şiddetle eleştirdi. Nitekim 1906’da Mekke ve Medine ulemâsından aldığı onayla Husâmü’l-Haremeyn adlı fetva risalesini yayımlayarak önde gelen bazı Diyobendî âlimleri küfür ile itham etti.
Diyobendî ulemâ ise bu eserdeki iddiaların çoğunun kaynakların tahrifine dayandığını belirterek reddiyeler yazdılar. Karşılıklı suçlamalarla tekfir boyutuna varan bu gerilim, halk düzeyinde de ayrı cemaatleşmelere yol açtı ve günümüze kadar devam etti. (1)
İki grup arasındaki ihtilafın merkezinde, Hz. Peygamber’in ölümünden sonraki konumu ve ona atfedilen özellikler bulunur. Birelvîler, Peygamber (s.a.v.) hakkında “her yerde hâzır ve nâzır”, “bütün ilm-i gaybı bilen” (2) gibi nitelemeler kullanırken, Diyobendîler, bunun tevhide aykırı bir yüceltme olduğunu savunurlar. Bu bağlamda en hararetli tartışmalardan biri de “Hz. Peygamber vefatından sonra da dünyevî anlamda hayattadır ve eşleriyle cinsî münasebet yaşamaktadır” iddiası üzerinde şekillenmiştir.
İddianın kökeni:
Ahmed Rızâ Birelvî’nin sohbetlerinin derlendiği el-Melfûzât adlı eserinde yer alan bir cümle bu tartışmayı tetiklemiştir. Ahmed Rızâ, genel olarak peygamberlerin kabir hayatını anlatırken bir kaynağa atıfla şöyle demektedir:
“Enbiyâ (aleyhimu’s-salâtü ve’s-selâm) vefatlarından hemen sonra hakikî, hissî ve dünyevî bir hayatla diriltilirler. Onların bu ikinci hayatlarında da dünyevî hükümlerin bir kısmı geçerlidir: Nitekim malları miras olarak bölüştürülmez, hanımlarına iddet yoktur ve başka biriyle evlenmeleri haramdır. Peygamberler kabirlerinde yer, içer ve namaz kılarlar. Hatta Muhammed Zerkânî şöyle der: ‘Enbiyâ’nın mübarek kabirlerinde mübarek hanımları onlara getirilir ve kendileriyle gece beraber olurlar.’”(3)
Bu ifadede kaynak olarak anılan Zerkânî (ö. 1710 civarı), klasik bir Mısır âlimidir ve Hz. Peygamber’in hayatı ile mucizeleri hakkında kaleme alınmış Mevâhibü’l-Ledünniyye adlı esere şerh yazmıştır. Ahmed Rızâ, Zerkânî’nin şerhinde geçen bu görüşü nakletmekte, yani “peygamberler kabirde eşleriyle bir araya getirilir” fikrinin aslında daha eski bir kaynakta yer aldığını vurgulamaktadır. (3)
Elbette “eşleriyle gece beraber olurlar” ifadesi, peygamberlerin vefatlarından sonra da cinsî münasebette bulundukları şeklinde anlaşılmaktaydı. Nitekim Diyobendî uleması bu sözleri İslam inancına aykırı çirkin bir iddia olarak gördü.
Aşağıda, meseleye Birelvî ve Diyobendî perspektifinden ayrı ayrı bakılarak, her iki tarafın, dayandıkları rivayetler ve iddia ettikleri fıkhi temelleri incelenecektir.
Birelvî’lere Göre Peygamberler Kabirde Dünya Hayatına Devam Ederler
Birelvî ekolüne göre Hz. Muhammed (s.a.v.) başta olmak üzere tüm peygamberler, vefatlarından sonra diridirler ve bu dirilik dünya hayatına benzer somut bir hayattır. Onların bedenleri çürümeyecek şekilde korunur, ruhları bedenlerine iade edilmiş olup kabirde tıpkı dünyadaki gibi yaşamaya devam ederler. (3)
Ahmed Rızâ’nın ifadesiyle, Allah Teâlâ peygamberlere “bir anlık ölüm tattırır, sonra aynen eski hayatlarını iade eder”. (3) Bu inanç, Birelvîler’e göre Ehl-i Sünnet arasında icmâ ile kabul görmüş bir akîdedir. Nitekim Birelvî fetvalarında“Hayatü’n-Nebî icmâ ile sabit bir inançtır bunu inkâr eden bid’atçidir ve arkasında namaz kılmak tahrîmen mekruhtur” denilir. (4)
Birelvî âlimler, peygamberlerin kabir hayatının dünyevî anlamda gerçek olduğunu desteklemek için birçok nas ve rivayete atıf yapar:
Kur’ân-ı Kerîm’den Getirdikleri Deliller:
“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; bilakis onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz” meâlindeki âyet (Bakara 2/154), öncelikle şehitlerin diriliğini ortaya koyar. Birelvîler, “Peygamberler elbette şehitlerden üstündür; öyleyse onlar hayli hayli diri olmalıdır” diyerek kıyas yaparlar. Büyük hadis şârihi İbn Hacer el-Askalânî de “Kur’ân, şehitlerin diri olduğunu bildiriyorsa, kıyas yoluyla peygamberlerin diri olduğu sabittir” demiştir. Ayrıca “Resulüm! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sor: Biz Rahmân’dan başka tapınılacak ilahlar kıldık mı?” (Zuhruf 43/45) ayeti, tefsirlerde Peygamber’in Mirac esnasında diğer peygamberlerle mülaki olduğunu ve onlara sual sorduğunu ifade eden bir işaret olarak yorumlanmıştır. Birelvîler bu gibi ayetleri, peygamberlerin berzah âleminde bile dünya ile irtibat kurabildiğinin delili sayarlar.
Hadislerden Getirdikleri Deliller:
Birçok sahih hadisi, peygamberlerin vefat sonrası diriliğine delil sayarlar. Özellikle, “Peygamberler kabirlerinde diridirler ve namaz kılarlar” mealindeki hadis sıkça zikredilir. Bu hadis İmam Beyhakî’nin Hayâtü’l-Enbiyâ adlı risalesinde ve Ebû Ya’lâ’nın Müsned’inde nakledilmiş olup İbn Hacer, Ali el-Kârî, gibi alimlerce sahih veya hasen kabul edilmiştir. Yine Sahih-i Müslim’de geçen bir rivayette, Mirac gecesinde Peygamber (s.a.v.) Musa (a.s.)’ın kabri başından geçerken onu kabirde namaz kılar halde görmüştür. Hz. Peygamber’in “Cuma günü bana çok salevat getirin; zira ümmetimin salevatı bana arz olunur” buyurması üzerine sahabeler “Ya Resulallah, vefat etmiş ve bedenin çürümüş olsa bile mi?” diye sormuş, Peygamberimiz “Allah, peygamberlerin cesetlerini toprağın yemesini haram kıldı” diyerek cevap vermiştir. Bu hadisin de, Peygamber’in bedenen korunduğunu ve ümmetle manevî bağının sürdüğünün delili kabul ederler. Birelvîler, tüm bu rivayetlerin peygamberlerin berzahtaki hayatının sıradan insanlardan farklı hatta daha kâmil bir hayat olduğunu kanıtladığını söylerler. Onlara göre bu hayat, sırf ruhun varlığından ibaret “manevî bir dirilik” değil, hem ruh hem bedenle maddî-manevî bir diriliktir.
Âlimlerin Görüşlerini delil gösterirler:
Birelvî ekol, yukarıdaki nasları desteklemek için geçmiş ulemanın beyanlarına da dayanır. Özellikle, İmam Süyûtî’nin Inbâü’l-Ezkiyâ bi-Hayâti’l-Enbiyâ risalesi, İmam Beyhakî ve Abdülvehhab Şa’rânî gibi alimlerin eserleri, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Kitâbü’r-Rûh’u peygamberlerin kabirde diri olduğunu ortaya koyan eserlerdir. Birelvîler, kendi görüşlerinin Ehl-i Sünnet içinde yalnız olmadığını, aksine cumhur ulemanın da böyle inandığını savunurlar. (5)
Yukarıdaki deliller bir arada değerlendirildiğinde, Birelvî anlayışa göre Hz. Peygamber’in vefatı sadece fani dünyadan ayrılıştır, fakat kabir âleminde hayatı aynen devam etmektedir. O halde Efendimiz (s.a.v.), ruhen ve bedenen diri olduğundan, ümmetiyle manevî irtibatı kamilen sürmekte, beşerî vasıflarında olan tüm dünyevi özelliler kabir âleminde de görülmektedir. Bununla beraber Rasulullah Efendimizi her yerde hazır ve nazır ve her şeyi bilen ve her şeyde tasarruf eden biri olarak vasıflamakta hem bilinen beşeri hususiyetlere sahip hem de beşer takatının çok ötesinde bir vasıfla vasıflamaktadırlar. Birelvîler, Resûlullah’ın normal bir ölü olmadığını vurgulayarak burada bir aşırılık olmadığını iddia ederler.
“Kabirde Eşlerle münasebet” İddiasının Gerekçesi
Ahmed Rızâ’nın Melfûzât’ında, Allâme Zerkânî’ye dayanarak dile getirdiği “Peygamberlerin kabirlerinde eşleri kendilerine sunulur, onlarla şeb-bâşî (urduca “gece beraber olma” manasında) yaparlar” sözü, zahirde cinsel münasebet manası taşıdığı için çok tepki toplamıştır. Birelvî kanat, bu tepki karşısında ifadenin anlaşıldığı gibi olmadığını söyleyerek te’vil etme gereği duymuştur.
Birelvîler, Ahmed Rızâ’nın burada sadece bir nakilde bulunduğunu vurgularlar. Yukarıda görüldüğü gibi sözün orijinal sahibi Zerkânî’dir ve Ahmed Rızâ yalnızca bu görüşü alıntı yapmıştır. Birelvîler, Diyobendîlerin Ahmed Rızâ’ya saldırırken Zerkânî’yi görmezden geldiğini, bunun da tutarsızlık olduğunu belirtirler. Onlara göre “nakil yapan birinden, naklettiği sözün delilini talep etmek münazara ilminde hatalıdır” – delil, sözün aslî sahibinden sorulmalıdır. Brelvî ekole mensub ilim ehli şöyle diyorlar özetle: “Ahmed Rızâ Han’a saldırıyorlar ama esas bu sözün sahibi olan allâme Zerkânî’ye onun sözlerini aktaran nice ehl-i ilme tek bir laf etmiyorlar. Bu, insafsızlığın zirvesidir.” (6)
İkinci ve önemli bir nokta ise, “şeb-bâşî” tabirinin anlamıdır. Urdu dilindeki “şeb-bâşî” kelimesi doğrudan “cinsel ilişki” demek olmayıp “geceyi birlikte geçirmek, gece misafir olmak” manasına gelir. Nitekim yaygın kullanılan Fîrûzü’l-Lugât sözlüğünde “şeb-bâşî: gece konaklama, geceyi beraber geçirme” şeklinde tanımlanır. Dolayısıyla Birelvîler, bu ifadenin argo veya yakışıksız bir anlatım olmadığını, edebe aykırı bir anlam taşımadığını ve bu ifadenin lafzî değil mecazî anlaşılması gerektiğini belirtirler. Buna göre burada kastedilen, Allah’ın izni ve kudretiyle peygamberlerin kendi eşleriyle berzah âleminde buluşturulması, görüşüp sohbet etmesi gibi bir olaydır. Yani ifadedeki amaç, “eşlerin manevi yakınlığının kabirde de devam etmesi” düşüncesidir, yoksa bu dünyadaki gibi cinsellik içeren bir beraberlik akla getirilmemelidir şeklinde bir savunma yaparlar. (6)
Birelvî âlimler, kabir âlemindeki bu buluşmanın mahiyetini bizim bilemeyeceğimiz bir durum sayarlar. (7) Sonuçta, bu konu gaybî bir meseledir ve mucizevî bir tasarruf olabilir. Allah Teâlâ, peygamberlerine berzahta dilerse böyle bir nimet verebilir; bunda şaşılacak bir şey görmezler. Onlara göre, Peygamber’in eşlerinin başka biriyle evlenmesinin haram kılınması (Ahzâb 33/53) da, onun onları manevi olarak terk etmediğine bir işarettir. Hatta onlara göre Hz. Ebubekir “Resûlullah (s.a.v.) vefatıyla da hayattadır ve ümmetine şefaat ve duaları devam edecektir” demiştir.
Birelvîlerin Diyobendi’lere Bakışı
Birelvîler, söylediklerini Resûlullah’a derin sevgi ve hürmetin bir yansıması olarak görürler. Onlara göre Diyobendî ve benzeri çizgidekiler ise “Vehhâbî” zihniyetinin etkisinde, sevgi ve tazimde cimri davranan kimselerdir. Birelvîler, “Biz peygamberimizin makamını yükseltiyoruz, onlar ise alçaltıyorlar” şeklinde bir söylem geliştirir. Özellikle Ahmed Rızâ Han, Peygamber Efendimiz’in nûrânî tabiatı, âlemlerde tasarruf etmesi, gayb bilgisi gibi meselelerde Diyobendîler’in tutumunu haddini bilmezlik saymıştır. Ahmed Rızâ, Diyobendî ulemasından bazılarını mesela İmam Rabbânî’nin torunu Şah İsmail Dehlevî’yi ve Diyobend medresesinin kurucularını “Peygamberimiz’i küçültmekle, küfre düşmekle” suçlamış; onları mürted/kâfir ilan edecek kadar ileri gitmiştir. Bu yüzden Birelvî-Diyobendî ihtilafı itikadî bir boyuta evrilmiştir. (8)
Diyobendîlere göre Peygamberimiz’in Kabir Hayatı
Diyobendî ekolü de aslında “Peygamberler kabirlerinde diridir” hadisini ve ilgili nassları reddetmez. Onlar da Hz. Peygamber’in berzah âleminde canlı olduğunu kabul ederler, ancak bunun mahiyeti konusunda farklı bir çizgi izlerler. Diyobendîler’e göre peygamberlerin kabir hayatı “hayat-ı berzahiyye” denen, dünya hayatından farklı bir boyuttadır. Yani, ruhları bedenlerine bir şekilde iade edilmiş ve kendilerine mahsus bir dirilik verilmiştir, fakat bu dirilik dünyevî hayata birebir eş değildir. “Nasıl ki şehitler Allah katında diri kılınmıştır, peygamberler de diri kılınmıştır; lâkin bu, dünyaya dönüp insanların arasında yaşamak demek değildir” derler. Bu noktada Diyobendî ulemâ, İbn Hacer gibi âlimlerin dahi “nasıl olduğunu bilemeyiz” diyerek işi Allah’a havale ettiğini belirtir. Diyobendîler, Resûlullah (s.a.v.) berzah âleminde hayatta olduğuna; ruhu mübarek bedenine iade edildiğine. Ancak bu hayatın, ruhani ve berzahî bir hayat olup dünyevî fiil ve ihtiyaçları içermediğini kabul ederler.
Dolayısıyla Diyobendîler, Birelvîler’in “hakikî, hissî, dünyevî hayat” tanımına katılmazlar. Onlara göre kabir hayatı, dünya hayatının bir devamı değil, yeni bir varoluş safhasıdır. Bu sebeple, Peygamber’in kabirde namaz kılması gibi rivayetleri kabul etseler de, yemek yeme, içecek tüketme veya ailevi ilişki gibi dünyevî fiilleri kabirde icra ettiğini kesinlikle reddederler. Diyobendîler, “Peygamberimizin kabirde yediğini, içtiğini söylemek hadislerde yoktur; aksine o salavatlarımızla ruhani olarak gıdalanır” derler.
Özellikle eşleriyle cinsel ilişki iddiası, Diyobendîler nazarında akıl ve nakil dışıdır. Onlara göre ne Kur’an’da ne sahih hadislerde böyle bir ima dahi yoktur. Hz. Peygamber’in vefatından sonra geride kalan hanımları Müminlerin anneleri olarak azizdir, lakin bu evlilik bağının dünyevî yönü artık son bulmuştur. Zaten hanımlarının başka biriyle evlenememesi, Ahzâb Sûresi 53. ayette açık bir emirdir; bu emir onların peygamberden sonra evlenmelerinin uygun olmayacağı hikmetine dayanır. Diyobendîler, bu yasağın sebebinin Peygamber’in hane-i saadetine hürmet ve ümmete annelik makamlarının korunması olduğunu belirtirler – yoksa “Peygamber kabrinde hala onlarla beraber olacak” manasına gelmediğini vurgularlar.
Diyobendîlerin, Birelvîlerin Delillerini Tenkidi:
Şehitlerin Diriliği Ayeti:
Diyobendîler, Bakara Sûresi’ndeki 154. ayetin “şehitlerin Allah katında diri olduğunu” bildirdiğini, fakat bu diriliğin dünya alemine geri dönüş anlamına gelmediğini söyler. Nitekim şehitlerin geride kalan malları miras olarak paylaştırılır, eşleri iddet bekleyip evlenebilir vs. – yani şehit de aslında dünya hukukunda ölü muamelesi görür. Bu durumda “peygamberler elbette daha üstündür” dolayısıyla peygamberler de yaşarlar şeklinde bir mantık doğru değildir. Evet, peygamberler şehitlerden de üstündür; Allah katındaki makamları yücedir, cesetleri çürümez, ruhları yüksek mertebededir. Fakat bu, onların kamilen dünya hayatı yaşadıkları şeklinde anlaşılamaz. Nasların dışında geçen bir isnad caiz değildir. Diyobendî bakış, peygamberlerin diriliğini “berzah boyutunda bir dirilik” şeklinde anlarlar. “Berzah hayatının mahiyetini biz tam bilemeyiz, bu rabbânî bir tasarruftur” diyerek ayrıntıları gayba havale ederler.
“Peygamberler Kabirlerinde Namaz Kılarlar” Hadisi:
Bu hadis Diyobendîler de kabul ederler. Ancak onlar, peygamberlerin kabirde namaz kılmasını onlara has bir ibadet olarak değerlendirirler. Yani, “Bakın, peygamber kabirde namaz kılıyor ve yaşıyor” diye “namaz kılıyorsa demek ki aile hayatı yaşar ümmetin işini yönetir, aynı zamanda hakikî bir dünya hayatı yaşar gibi çıkarımlara karşı çıkarlar. Hadis ne diyorsa ona inanır, fazlasına geçit vermezler. Diyobendîler şu örneği verirler: “Musa (a.s.)’ın kabrinde namaz kıldığı sahih hadisle sabit. Peki Musa aleyhisselam kabirde namaz kılıyor diye tekrar kavminin başına geçmiş yahut Tevrat hükümlerini uygulamış mıdır? Elbette hayır. O halde Peygamberimiz’in kabirde namaz kılması da ümmete geri döndüğü, dünyada aktif olduğu manasına gelmez.”
Cesedin Çürümemesi:
Diyobendîler bu hususu aynen kabul eder. Zira Ehl-i Sünnet’in itikadına göre peygamberlerin naaşı bozulmaz. Ancak Diyobendîler der ki: “Bedenin bozulmaması, ruhun dünyaya dönüp bedeniyle fiil yapması demek değildir. Onlara göre cesedin korunması, kabir hayatının aynen dünya hayatına döndüğünü göstermez, sadece Allah’ın peygamberlere bir ikramıdır.
Hanımlarının Evlenme Yasağı:
Diyobendî görüş, bu emrin hikmetini Birelvîler’den farklı yorumlar. Onlara göre bu yasak, toplumsal ve manevi bir hikmete dayanır: Peygamber eşleri, ümmet nazarında birer “anne” konumundadır (Ahzâb 33/6). Yeni bir evlilik, bu konumla bağdaşmazdı. Ayrıca peygamberin hâtırasına saygı gereği böyle bir evlilik hoş görülmemiştir. Bu yasağın, peygamberin kabirde bizzat eşiyle birlikte olmaya devam etmesiyle ilgisi yoktur. Kaldı ki, peygamberimizin bazı hanımları ondan yıllarca sonra vefat etmiştir (Hz. Aişe gibi). Diyobendîlerin itirzı: “Eğer peygamber kabirde eşleriyle beraber oluyorsa, vefatından sonra 40 yıl daha yaşayan Hz. Aişe bu süre boyunca ne yapmıştır? Peygamber kabirde onu beklerken Hz. Aişe dünyada mıydı? Yoksa kabre mi girdi? Bu aklen imkânsız değil midir?”
Kabirde cima/“şeb-bâşî” İddiasının Reddi
Diyobendî cephenin en sert tepki verdiği nokta, peygamberlerin kabirde eşleriyle cinsî birliktelik yaşadığı iddiasıdır. Onlar bu fikri son derece çirkin bir sapma olarak nitelerler. Diyobendî bir alim, bu iddiayı duyunca “Haşa, sümme haşa! Bu nasıl bir hezeyan; peygamberimize iftira etmektir” şeklinde tepki gösterdiğini aktarır. Yine bir Diyobendî hoca, “Bu, peygamberlerin vakar ve iffetine dil uzatmaktır. Ölüyü diriyi ayırt edemeyen bir zihnin ürünü olsa gerek” diyerek Birelvî ulemâyı kınamıştır
Diyobendîler, ne Kur’an’da ne de hadiste en ufak bir dayanağı olmayan böyle bir iddianın, sadece aşırılık ve hurafe ile açıklanabileceğini düşünürler. Onlara göre Birelvîler, peygamber sevgisinde ölçüyü kaçırıp İslam’ın koyduğu sınırları aşıyorlar. Bu hususta, Hz. İsa’ya aşırı hürmet gösteren Hristiyanların düştüğü hataya benzer bir yanılgıya Birelvîler’in kapıldığını söylerler.
Diyobendîler, söz konusu ifadenin Ahmed Rızâ’nın kitabında yer aldığını belirterek, “Bu söz bir sapkınlığın belgesidir” derler. Birelvîler’in bu iddiayı savunamadıkları için geri adım atıp kelime oyunu yapmaya başladıklarını söylerler. Gerçekten de bazı Birelvîlerin “burada cinsel birliktelik kasdedilmedi, sadece manevi bir görüşme denmek istendi” şeklindeki açıklamalarını, Diyobendîler tutarsız bir tevil olarak görürler. Onlara göre ortada açık bir ifade vardır ve anlamı bellidir; sonradan tepki görünce söz değiştirmek inandırıcı değildir. Bu yüzden “önce kabirde cima var dediler, şimdi lafı değiştiriyorlar” diyerek Birelvîleri tutarsızlıkla suçlarlar.
Diyobendîler’in genel yaklaşımında, Peygamber’in vefatıyla dünyevî hayatının sona erdiği vurgusu nettir. Nitekim Kur’an’da “Muhammed sadece bir resuldür; ondan önce nice resuller gelip geçmiştir” (Âl-i İmrân 3/144) buyrularak Peygamberimiz’in de bir beşer olarak ecelini tattığı bildirilmiştir. Sahâbe, onun vefatından sonra defin ve miras işlemlerini normal şekilde yapmıştır. Hz. Ebubekir’in “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür” sözü ortadadır.
Tüm bunlar, peygamberimizin beşer olarak vefat ettiğini ve bu manada dünya ile zahiri ilişiğinin kesildiğini gösterir. Elbette O’nun ruhu yücedir, makamı berzahta da yüksektir, bize şefaat ve duaları olacaktır bunu Diyobendîler de reddetmez. Fakat bunun ötesine geçip “kabirde dünya hayatını sürüyor” demek, Selef’ten hiçbir iz bulunmayan bir görüştür. Diyobendî ulemâ, ilk üç nesil müslümanların böyle bir inanç taşımadığını, bunun sonradan bazı aşırıların etkisiyle ortaya çıktığını savunur.
Diyobendîlerin Birelvîlere Bakışı
Diyobendîler, Birelvîler’e “kabirperest” yakıştırması yaparlar. (9) Özellikle Peygamberimiz veya evliyâ ile ilgili konularda Birelvîler’in abartılı inançlar taşıdığını, bunun da tevhid akidesine zarar verdiğini düşünürler.
Ahmed Rızâ’nın Diyobendîler hakkındaki tekfir kampanyasına cevaben, 1907’de bazı Diyobendî âlimleri el-Muhannad ale’l-Mufannad adlı bir eser kaleme almış, kendi itikadlarının Ehl-i Sünnet’e uygun olduğunu beyan etmişlerdir. Bu eserde Diyobendîler, peygamberlerin kabirde diri olduğunu, ancak karşı tarafın ifratlarına girmeden bunun berzahî bir hayat olduğunu açıklarlar.
Yani aslında Diyobendîler kendilerinin Peygamber düşmanı olarak gösterilmesine şiddetle itiraz ederler. “Biz sadece kitab ve sünnette olmayan vasıfları Peygamber’e vermeyiz; yoksa Peygamberimiz’i herkesten fazla sever ve izleriz” diyerek kendilerini savunurlar.
Diyobendîler, Ahmed Rızâ’nın aktardığı bazı ifadelerin kaynakları tahrif ederek veya yanlış anlayarak ortaya atıldığını vurgular. Örneğin Husâmü’l-Haremeyn’deki suçlamaların mesnetsiz olduğunu, hatta Ahmed Rızâ’nın İngiliz sömürge siyasetine bilerek veya bilmeyerek alet olarak Müslümanları böldüğünü ileri sürenler olmuştur.
Bazı Diyobendî alimler, Ahmed Rızâ’yı “İngilizlerin piyonudur, ümmet içinde fitne çıkardı” diye suçlamış, hatta onun Hindistan’ın İngiliz idaresi altındaki topraklarını “Dârü’l-İslâm” ilan eden fetvasını (1910) bu iddiaya delil göstermişlerdir. (10)
Diyobendîler Birelvîler’i aşırı/rafizî eğilimli bir grup olarak tanımlar. Onlara göre Birelvîler, Şiîlikten Sünnîliğe geçen bazı Hintlilerin aşırı sevgiden kaynaklı sapkınlıkları Sünnî kisveyle devam ettirmişlerdir. Nitekim Ahmed Rızâ’nın ailesinin geçmişte Şiî olup sonradan Sünnîleştiği bile iddia edilir. “Onlar dört halifeyi sever ama Hz. Ali’yi en üstün görür, sahabeye laf eden Rafızîlere kucak açarlar” gibi suçlamalar, Diyobendî hocaların dilinde dolaşır. Bu tür sözlerle, Birelvîliğin Ehl-i Sünnet çizgiden saptığı mesajı verirler.
Diyobendîler, Ahmed Rızâ’nın dile getirdiği “kabirde cima” gibi uç söylemlerin Peygamber Efendimiz’i yüceltmekle alakasının olmadığını, tam tersine onu gereksiz yere dünyevileştirmek, süflileştirmek olarak görürler.
Yani Birelvîler’in iyi niyetle de olsa Peygamberimiz’e nübüvvetin ulviyetine yakışmayan yakıştırmalarda bulunduğunu ileri sürerler. Bir Diyobendî alim şu çarpıcı ifadeyi kullanmıştır: “Birelvî, peygamberi kabirden çıkarıp dünyaya getirmek ister; biz ise peygamberi yüceltip Rabbine döndü deriz. Hangisi gerçekten saygı, karar sizin.” Aslında bu cümle, iki tarafın bakış açısı farkını özetlemektedir.
Özetle, Diyobendî perspektiften Birelvîler,
“dinî delili olmayan inançları toplumda yayıp cehalete sebep olan ve tevhid akidesini zedeleyen bir topluluk”
olarak algılanır. Birevlilerin pek çok inancını şirk veya en azından bid’at görerek, kendilerinin Selef-i Sâlihîn’in yolundan gittiklerni ifade ederler.
Tartışmanın Seyri: Tarihsel Süreç, Eserler ve Reddiyeler
Ahmed Rızâ, Diyobendî havzada yetişmiş olmasına rağmen ulemanın geleneksel kabullerine muhalefet etmiş; hem Ehl-i Hadis diye bilinen Selefî/Vahhabi gruplara hem de Ehl-i Sünnet Diyobendî ulemaya reddiyeler yapmaya başlamıştır. Ahmed Rızâ’nın pek çok eseri, özellikle Peygamberimizin vasıfları konusundaki görüş ayrılıklarına dairdir. 1906 tarihli Husâmü’l-Haremeyn eseri bu mücadelenin zirvesidir. Ahmed Rızâ bu eserinde, Diyobendî kurucu âlimlerinden Muhammed Kâsım Nânûtevî, Reşid Ahmed Ganguhî, Eşref Ali Tehânevî ve Halil Ahmed gibi isimlerin kitaplarından aldığı bazı cümleleri delil göstererek onları tekfir etmiştir. Örneğin Nânûtevî’nin Tahzîrü’n-Nâs adlı eserinde “Hz. Muhammed son peygamberdir; ancak O’ndan sonra bir peygamber gelse bile yine son peygamberlik manası bozulmaz” şeklindeki sözünü kıyamete dek peygamber gelebilir inancı gibi lanse ederek tekfir etmiştir. Keza Eşref Ali Tehânevî’nin Hıfzü’l-İmân kitabında “Gaybı Allah’tan başkası bilmez; Peygamber gaybı ancak Allah’ın bildirdiği kadar bilir. Mesela gaybı bilmekte peygamberle çocuklar veya deliler arasında fark olmaz, hepsi bilmez” şeklindeki mukayeseli hüküm bildiren ifadesini “Peygamberi çocuklara eş tuttu” diye duygusal bir yorumla yorumlayıp tekfir etmiştir. Tehânevî bu sözlerinde elbette nübüvvete dil uzatmamış, dedikleri bağlamından koparılmıştır. Yine Halil Ahmed’in, Hz. Peygamber’in manevi yetkilerini melekler ve evliyadan üstün görmediğini ima eden sözlerini “Peygamberimizi şeytandan farksız saydı” diyerek ağır şekilde suçlamıştır.
Ahmed Rızâ’nın iddiaları, Hindistan ve Hicaz ulemâsından bir kısmının desteğini almışsa da, Diyobendî kanat bunları kesin bir dille reddetmiştir. 1907’de Halil Ahmed liderliğinde hazırlanan el-Muhannad ‘alâ’l-Mufannad adlı eserde, Diyobendî âlimler Ahmed Rızâ’nın itham edilen her noktadaki çarpıtmalarını gösterip kendi inançlarının Ehl-i Sünnet’e uygun olduğunu beyan etmişlerdir. Mesela bu kitapta, “Biz peygamberlerin istisnasız bütün gaybı bildiğine inanmıyoruz; ancak Allah’ın onlara bildirdiği gaybî bilgilere inanırız. Resûlullah’ın ilmi elbette tüm mahlûkattan üstündür ama Allah’ın ilmine nispetle sınırlıdır” gibi açıklamalarla orta yolda durduklarını göstermişlerdir. Peygamberimizin vefat sonrası sürdüğü hayat meselesinde de el-Muhannad’de şöyle denir “Peygamber Efendimiz kabir hayatında diridir, bunu hadislerle kabul ederiz; ancak bu hayatın niteliği Allah’ın bileceği bir haldir, dünyevî hayat gibi tüm kaidelerin aynen geçerli olduğu bir hayat demek değildir.”
1920’ler ve sonrası: Ahmed Rızâ’nın 1921’de vefatıyla Birelvî hareketin liderliği onun oğulları ve talebelerine geçti. Hindistan ve Pakistan’da Birelvîler ayrı medreseler, ayrı yayın organları oluşturdular. Darü’l-Ulum Manzaru’l-İslam adıyla Ahmed Rızâ’nın kurduğu medrese ülke çapında yaygınlaştı; birçok bölgede Birelvî medreseleri açıldı. Diyobendîler de kendi Darü’l-Ulum ağlarını yaygınlaştırdılar.
Bu dönemde karşılıklı reddiyeler de sürdü. Birelvî cenah, “Vehhâbîlik” ile itham ettiği Diyobendîlik aleyhine birçok risale kaleme aldı. Örneğin Ahmed Rızâ’nın öğrencilerinden Amcad Ali A’zamî, “Diyobendîlerin Dört Küfrî İfadesi” gibi kitaplarda karşı tarafın görüşlerini çürütmeye çalıştı. Diyobendî tarafta da Yusuf Ludhiyânvî gibi âlimler İhtilâf-ı Ümmet ve Sırât-ı Müstakîm adlı eserler yazarak Birelvîler’e cevaplar verdi. Pakistan’da Müftî Ahmed Yâr Han gibi Birelvî yazarlar, Şemâ’il-i Tirmizî Şerhleri veya Mir’âtü’l-Cinân gibi kitaplarında kendi inançlarını müdafaa ettiler. Diyobendîler ise Müftî Kerîm Han gibi isimlerle cevaplar verdiler. 1930-1960 arası dönemde birçok münazara tertiplendi. “Birelvî–Diyobendî Münazaraları” başlığıyla kayıtlar, risaleler yayınlandı. Bu toplantılarda mevzu çoğunlukla “Peygamberimiz’in vasıfları olmuştur.
Kabirde Cinsi Münasebet İddiası Neden Önemli
“Hz. Peygamber vefatından sonra eşleriyle münasebette bulundu” iddiası Birelvî-Diyobendî ihtilafında sembol haline gelmiştir. Zira Birelvîler bu ifadeyi savunurken, özünde Resûlullah’ın beşer üstü konumunu; her şeyi eksiksiz bildiğini, her yerde hazır ve nazır olduğunu, herşeyde dilediği gibi tasarruf sahibi olduğunu vurgulamak isterler. Diyobendîler de aslında tam olarak bu aşırılığın karşısındadır. Bazı orta yolcu âlimler de her iki tarafın da aşırıya gittiğini söylemişlerdir. “Birelvîler Peygamber sevgisinde ifrata, Diyobendîler tevhid hassasiyetinde tefrite düşebiliyor” diyerek orta yol çağrısı yapmışlardır.
Bu beşer üstü, mübalağalı Peygamberlik tasavvuru, sanıldığından çok daha derin bir itikadî sapmanın parçasıdır. Elbette bu meseleyi tafsilatıyla ve belgeleriyle ileride ele alacağız. Ancak kabirde cinsî münasebet gibi gayr-ı makul bir iddianın, aslında çok daha büyük bir akaidî kırılmanın tezahürü olduğunu görmek zorundayız. Bu mesele öyle birkaç sözle geçiştirilecek, ‘önemsiz bir teferruat’ denilerek geçilecek bir konu değildir.
Her ne kadar dışarıdan bakıldığında bu tartışma “basit bir uslup farklılığı” veya “lüzumsuz bir ihtilaf” gibi görünse de, aslında meselenin kökünde yatan itikadî referanslar, metafizik kabuller ve mezhep temelli aidiyetler sebebiyle taraflar arasında hiçbir yakınlaşma ihtimali bırakmamıştır. Gelinen noktada bu bir “yorum farkı” değil; itikadî uçurumdur.
Birelvî meşreb için Resûlullah’a -sallallahu aleyhi ve sellem- isnad edilen her türlü sıfat ve fiil –aklın ve naklin kabul etmeyeceği seviyeye ulaşsa dahi– bir medih, bir mefahir olarak görülmektedir. Onlara göre bu tür isnadlar, Peygamber’e duyulan muhabbetin tabii neticesidir. Diyobendî ulema içinse bu anlayış, bid’at ve hurafe üretiminin merkezidir ve doğrudan dinin sahih temellerine zarar vermektedir.
Bu iki zıt anlayış, yalnızca birer fikrî duruş değil; iki ayrı İslam telakkisi, iki ayrı itikad ve din tasavvuru olarak tebarüz etmiştir. Bu sebeple bu tür tartışmalar, zannedildiği gibi geçici ve tali meseleler değildir. Bilakis, Hindistan-Pakistan ulemâ geleneğinin derin yarıklarını temsil eder. Ve dikkat edilmelidir ki, bu meseleye dair kaleme alınan yüzlerce eser, verilen sayısız fetva ve yapılan sert münazaralar, İslam dünyasındaki mezhep-i’tikad mücadelesinin en çarpıcı örneklerinden birini teşkil etmektedir.
Dolayısıyla bugün bu tartışmaların bazı çevrelerce “önemsiz” veya “lüks” bir mesele gibi görülmesi, ya meselenin derinliğinden bihaber olmaktan yahut da itiraz etmeye cesaret edemeyen bir kayıtsızlıktan kaynaklanmaktadır. Oysa bu konu, doğrudan nübüvvetin mahiyeti, beşerlik sınırları ve İslam akaidinin korunması ile ilgilidir.
Vel-hamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Kaynaklar:
• (1) Rızâ Han Birelvî maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi – Ahmed Rızâ’nın hayatı, İngilizlerle ilişkisi ve hareketinin gelişimi.
• (2 ) Azhar, “Birelvî”, UDMi, IV, 486. – Birelvî, Ahmed Rızâ Han, Temhîd-i İman (Hüsâmu’l-Harameyn’le birlikte), Lahor 1989, s.112. Konunun tartışması için bk. Zahîr, el-Birelviyye, s. 85-97. Ahmed Rızâ Han’ın sadece bu konuyu işlemek için yazdığı kitabı ed-Devletü’l-Mekkiyye bi’l-mâddeti’l-gaybiyye’dir (1.bs 1905). Bu kitap İngilizce’ye de çevrilmiş ve Manchester-Stockport’da – “The islamic Concept of Knowledge” adıyla yayınlanmıştır.
• (3) Ahmed Rızâ Birelvî, el-Melfûzât, c.3, s. 310. Konunun tartışması için bk. khadim-e-ahlesunnat.blogspot.com sitesinde 20 Haziran 2014 tarihli – “Shab Bashi Aur Deobandi Jahalat ka Jawab” isimli makale; Birelvî tarafının savunması ve Zerkânî’ye atıf.
• (4) Bk. forum.mohaddis.com – İlgili tartışma sayfası; Birelvî ve Diyobendî taraftarlarının “hayatü’n-nebî” bahsindeki atışmaları.
• (5) Bk. islamqa.org isimli sitede, “Are the Prophets Alive in Their Graves?” başlıklı fetva (Muhammed b. Adem el-Kevserî); peygamberlerin kabirde diriliğine dair deliller. Ayrıca benzer yazının İngilizcesi için bk. muslimvillage.com sitesinde “Sunni Belief: Are prophets alive in their graves?” isimli makale.
• (6) Konunun tartışması için bk. khadim-e-ahlesunnat.blogspot.com sitesinde “Shab Bashi Aur Deobandi Jahalat ka Jawab” isimli makale; Birelvî tarafının savunması ve Zerkânî’ye atıf.
• (7) Bk. forum.mohaddis.com – İlgili tartışma sayfası; Birelvî ve Diyobendî taraftarlarının “hayatü’n-nebî” bahsindeki atışmaları.
• (8) Rızâ Han Birelvî maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.
• (9) Yazının İngilizcesi için bk. –tablighi-jamaat.com–Deoband Fatwas on Barelvi isimili makale.
• (10) Rızâ Han Birelvî maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.
• (11) İlgili video için bk. Debate between Mufti Sahib and a Barelvi || Deobandi vs Barelvi Munazra
KAYNAKÇA
Rızâ Han Birelvî maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.
İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî (6/487) Daru’l Ma’rife 1379